Gustave Doré - Illustrations

Illustrations to The Raven, Plate 2 - Nevermore
Illustrations to The Raven, Plate 12, Something at My Window Lattice
Illustrations to The Divine Comedy, inferno 1
Illustrations to The Divine Comedy, Purgatorio 9
Illustrations to The Divine Comedy, paradiso 5
Illustrations to The Rime of the Ancient Mariner,Plate 9, I had done a hellish thing
Illustrations to The Rime of the Ancient Mariner, Plate 30, The skiff-boat nears
Illustrations to Milton's Paradise Lost, 16
Illustrations to The Crusades, The Massacre of Antioch
Illustrations toThe Bible, 2
Illustrations to Fables de la Fontaine, To Bell the Cat
Illustrations to Fables de la Fontaine, The Grasshopper and the Ant
Illustrations to Fables de la Fontaine, The Eagle and the Magpie
Illustrations for Idylls to the King, Elaine 2

Aşkımın ateşi durulmuş görünse de yokluğunda,
Sanma ki bir an bile uzak oldun aklımdan.
Kendimden ayrılmak benim için ne kadar kolaysa,
O kadar kolay ayrı kalmak, bağrındaki ruhumdan.
Aşkımın yuvasını bırakıp yollara düşsem de,
Gezginler gibi, dayanamam ben hep geri dönerim;
Tam zamanında ve zamanla değişmeden hem de;...


Shakespeare
soneler, 109.'dan














photo by Marvin Newman

so..





durdum, duruldun,
                    sığamadım...















photo by Michelangelo Durazzo

Bulantı / Jean-Paul Sartre

   Başımdan tek bir serüven geçmedi. Hikayeler, olaylar, kazalar ne isterseniz var bende. Ama serüven yok. Bu sözcüklerle ilgili bir soru değil, şimdi anlıyorum. Farkında olmadan, kendisine her şeyden daha fazla bağlandığım bir şey vardı. Aşk değildi bu, Tanrı da değildi, ün kazanmak, zengin olmak da değildi. Bu... Kısacası, belli zamanlarda hayatımın, zor rastlanır, değerli bir nitelik kazanacağını ummuştum. Olağanüstü durumlar söz konusu değildi. Bütün istediğim biraz şaşmazlıktı. Hayatımın göz alıcı hiçbir yanı yoktu, ama ara sıra, söz gelimi kahvelerde müzik çalındığı zaman, geçmişe yönelip bir zamanlar Londra' da, Meknés' te, Tokyo'da tatlı anlar geçirmiştim, benim de başımdan serüvenler geçmişti diyordum. Bu, elimden alındı bugün. Ortada hiçbir neden yokken, birden on yıldır kendime yalan söyleyip durduğumu anladım. Serüvenler kitaplardadır. Kitaplarda anlatılanların hepsi hayatta gerçekleşebilir tabii, ama aynı biçimde değil. Oysa benim için o gerçekleşme biçimi önemliydi.
   Önce, başlangıçların gerçek başlangıçlar olması gerekiyordu. Yazık! Ne istediğimi şimdi o kadar açıklıkla görüyorum ki! Süreyi pekleştiren, sıkıntıları kesip atan, bir caz havasının ilk notaları, trompetlerin tiz sesleri gibi ortaya çıkan gerçek başlangıçlar; daha sonraları "Bir Mayıs akşamıydı, gezinmeye çıkmıştım," diye söz açtığımız, ötekilerden ayrı tuttuğumuz akşamlar gerekliydi. Gezintiye çıkarsınız, ay yeni yükselmiştir, tembel, bağımsız, boşalmış gibi duyarsınız kendinizi. Sonra birden, "Bir şey oldu," diye düşünürsünüz. Karanlığın içinde bir şey çıtırdar ya da tüy gibi bir gölge sokağın bir ucundan öte ucuna geçer; hangisi olsa olur. Ama bu önemsiz olay, ötekilerine benzemez. Bu olayın, çevresi sisler içinde kaybolan kocaman bir şeklin başlangıcı olduğunu birden kavrarsınız. O zaman, "Bir şey başlamak üzere," dersiniz.
   Bir şey, sona ermek için başlamıştır. Serüven uzamaya gelmez, ona anlam veren ölümüdür yalnız. Bu ölüme, belki benim de sonum olan bu ölüme sürüklenirim. Geriye dönmek elimden gelmez. Her an, ardından geleni getirmek için ortaya çıkar. Her âna, bütün varlığımla sarılırım. Onun yerine başkasının konulamayacağını, onun başkasına benzemediğini bilirim. Ama onu yitip gitmekten alıkoymak için bir şey de yapamam. Berlin'de ya da Londra'da iki gün önce rastladığım bir kadının koynunda geçirdiğim dakikanın (çılgınca sevdiğim dakikanın, neredeyse aşık olacağım kadının) da sona ereceğini bilirim. Birazdan, başka bir ülkeye gitmek üzere yola çıkacağım. Bu dakikayı da, bu kadını bulamayacağım bir daha. Her saniyenin üzerine titrer, her birini emip bitirmek isterim. Hiçbir şey gözümden kaçmaz. Her şeyi unutulmaz bir biçimde yerleştiririm gönlüme. Ne o güzelim gözlerin kaçamak sevecenliğini, tatlılığını, ne sokağın gürültüsünü, ne de neredeyse ışıyacak günün aldatıcı aydınlığını gözden kaçırırım. Ama dakikalar yine de geçip gider. Durduramam onları. Geçip gitmelerinden hoşlanırım.
   Sonra ansızın, bir şey çattadak kırılır. Serüven bitmiştir artık. Zaman gündelik gevşekliğini alır. Geri dönerim, o güzelim müziksel şeklin ta ardımda, geçmişin içine batıp gittiğini görürüm. Gittikçe ufalır; gömüldükçe dertop olur, başlangıcını sonundan ayıramam şimdi. Bu pırıl pırıl noktayı gözlerken, ölümle karşılaşmak, para pul kaybetmek uğruna da olsa hepsini, aynı durumlar içinde, baştan başa, yeniden yaşamak isteyeceğimi düşünürüm. Ama bir serüven yeniden başlamadığı gibi uzayıp gitmez de.
   Evet, bunu isterdim. İşin garibi, hâlâ aynı şeyleri istiyorum. Ben ki bir zenci kadın şarkı söylerken bunca mutluluk duyuyorum; hayatım o melodinin özü olsaydı, kim bilir hangi yüksekliklere erişemezdim.
   Düşünce, o adlandırılamayan, hâlâ şurada. Sessiz sedasız bekliyor. Şimdi sanki şöyle diyor:
   "Öyle mi? İstediğin bu muydu? Ama sen onu hiç elde etmedin ki. Kendini sözcüklerle aldattığını, yolculuklarının hiçliğini, kızlarla oynaşmayı, heriflerle dalaşmayı, cıncık-boncuğu serüven diye adlandırdığını hatırlasana! İstediğini hiçbir zaman da elde edemeyeceksin. Başka birisi de elde edemeyecek."
   Ama niçin? NİÇİN?


Can Yayınları, 1997, syf: 56-57-58
çev. Selâhattin Hilâv


Artistic Sculpture by Anthony Cragg

Karin Rosenthal

Nude in 3 Parts 1980
Nude in Landscape 1981
Fusion Form II 1982
Light Ripples 1983
Liquid Lady 1990
Lily Pads 1991
Terra Femina 1993
Nude as Slot Canyon 1994
Vessel of Atmosphere 1994
Pods 1995
Metamorphosis 1996
Dune 1996
Vortex 1997
Longing 1998
Titans II 2001
Island 2001
Interior World 2003
Volumes 2003

Ten, Ben ve Gen / Bülent Somay

   " Ten" dediğimizde neden bahsettiğimiz ilk bakışta kolay kolay anlaşılmıyor. Ne de olsa Yepyeni Türkçemizin bize hediye ettiği ikilikler içinde düşünmek zorunda kalıyoruz bazen: Ten, bize "Tin" ile ikilik içinde sunulan bir kavram olduğu için, ister istemez Ruh'un zıddı, dolayısıyla bedenin ( vücut, gövde) de eşanlamlısı olduğu hissine kapılıyoruz. Tabii o zaman bu kadar çok ( beden, vücut, gövde) kelimenin olduğu bir kümeye neden bir yenisi de katılmış diye düşünmek gerekiyor. Herhalde Ten/ Tin ikiliği birilerine pek "şık" görünmüş zamanında. Bana ise ufak tefek Belçikalı gazetecinin adının yarısının Türkçe okunuşu/ Fransızca yazılışı dışında pek bir çağrışım olanağı sunmadığı için, en azından "Tin" kısmını kullanmaktan elimden geldiğince kaçınıyorum (yani beni Hegel'in Ruhun Fenomenolojisi adlı büyük eserine Tinin Görüngübilimi derken yakalayamayacaksınız). Ama "Ten"den kurtulmak o kadar kolay değil: çünkü bir beden eşanlamlısı olmanın yanı sıra, cilt, deri ile de eşanlamlı, üstelik bir de Türkçe'de başka hiç karşılığı olmayan bir İngilizce kavrama, flesh'e de denk düşüyor.
   İngilizce'deki flesh ve meat kavramlarının ikisi de, kaba çeviride "et" demek. İkisinin de Latince'deki karşılıkları carne. Ancak meat daha ziyade yediğimiz ete karşılık düşüyor; günümüz İspanyolcası'na, Latince carne'den gelip de bir yemek terimi olarak kullanılan con carne (etli, kıymalı) gibi. Flesh ise bedenin cevheri olan madde anlamındaki et; Latince aynı kökten gelip de carnal sıfatındaki gibi bedensel, hatta şehevi anlamında kullanılan terim. Dolayısıyla "ten"e bir ev bulduk sayılır: Bedenden ziyade onun cevheri olan şey ten. Dolayısıyla, flesh'e ten, carnal'a da tensel demekte bir sakınca yok; üstelik ten, carnal'daki cinsel/şehevi çağrışımları da karşılıyor. 
   Diyelim ki ten'i beden'in (mükerrer) bir eşanlamlısı olmaktan kurtardık. O zaman da cilt, deri anlamındaki ten ile, flesh anlamındaki ten'in arasında bir çelişme ya da sürtüşme doğmayacak mı? Bence doğmayacağı gibi, faydalı bir örtüşme de sağlayabilir. Ten, deridir, ama hayvan derisi (örneğin post) gibi değil; yalnızca insanlar için kullanırız bu terimi. Ten insanın sınırlarını işaretler, nerede bittiğini gösterir. Bu anlamda, içine sıkışıp kaldığımız bir kafes olarak nitelendiği de olur. Ten kokusu bir insanın tanımlayıcı, hatta bireyleştirici niteliklerinden biridir; üstelik tümüyle cinsel çağrışımlar dizgesi içinde yer alır. Oysa, örneğin İngilizce'de ten kokusuna denk düşen "body odour", daha ziyade rahatsız edici bir şey olarak kullanılır (özellikle de BO şeklinde, baş harfleri kısaltıldığında). Kuşkusuz burada body (vücut) kelimesinin kullanımı oluşturmaya çalıştığım çeviri setini bozuyor, ancak orada da kastedilen vücudun dışının, dış sınırlarının kokusudur, vücudun içinin nasıl koktuğuna dair bir şey söylenmiş olmaz. Dolayısıyla, onların kastettiği de aslında vücudun dışını örten zarf. Ama bu da şaşılacak bir şey değil: Aydınlanma ideolojisiyle oluşmuş modern diller, bedeni zarf, ruhu ya da aklı da mazruf olarak görmezler mi? Belki de o ideolojinin bu ikili kolaycılığına üçüncü bir unsur ekleyerek karşı çıkmalıyız. Bu unsur da, bedenin hem cevheri hem de dış sınırları anlamında bir "ten" kavramı olabilir.
   Ten hem cevherdir (flesh) hem de zarf (skin-deri, cilt). Bir şeyin cevheri onun zarfından başka ne olabilir?...


Cogito, syf.162-163
sayı 44-45 Kış 2006


resim; Tiziano, Aziz Sebastian, ayrıntı, Tahta Oturmuş Aziz Markos ve Azizler'den, 1510

Kafka’ dan Felice’ ye “ Dönüşüm” Üzerine



Franz Kafka’nın Dönüşüm üzerine kendi açıklamalarının tamamına yakın bölümü, nişanlısı Felice Bauer’ e yazmış olduğu çeşitli mektuplarda yer almaktadır.
   Aşağıdaki mektuplar, Erich Heller ve Joachim Beug tarafından yapılan derlemeden alınmıştır. Mektupların tümü, Kafka tarafından, Prag’ da yazılmıştır.


("Franz Kafka -Der Dichter über sein Werk" Yayımlayanlar: Erich Heller / Joachim Beug, dtv, Münih 1969)





24. X. 12
Tam anlamıyla uykusuz bir geceydi bugünkü, ancak sonuna doğru, son iki saatte zorlama, sözde bir uyku için kıvrılabildim, gel gör ki ne içindeki düşlere düş, ne de böylesi bir uykuya gerçek bir uyku denebilir. Ve üstelik bir de apartman kapısının önünde bir kasap çırağının çiğindiriğine çarptım; çiğindiriğin tahtasını sol gözünüm üstünde hâlâ hissediyorum.

17. XI. 12
   Yine bir boşluğa yanıt vermekteyim, ama yanıt vermek, konuşmakla olabilecek bir şey, yazarak bir deneyim kazanmıyor insan, olsa olsa mutluluk nedir, sezer gibi oluyor. Bugün çok koşuşturmak zorundayım ve yatakta dönüp dururken aklıma gelen, yakamı bırakmayan küçük bir öyküyü de kağıda dökmek gerekiyor, ama bugün yine de yazacağım sana.

18. XI. 1912
   Sevgilim, saat gecenin iki buçuğu, sözünü etmiş olduğum öykünün bitmesine daha çok var, romana bugün tek satır bile eklenemedi, yatmaya giderken içimin rahat olduğu pek söylenemez. Geceyi sabaha değin kalemi elimden bırakmaksızın geçirebilseydim keşke! O zaman güzel bir gece olurdu hiç kuşkusuz.

18. XI. 12
   Biraz önce dünkü öykümün başına geçtim, içimi bu öyküye dökmeye yönelik sınırsız bir tutkuyla, türlü çaresizliklerin tahrikiyle. Başımda bin sıkıntı var, senden haber alamıyorum, büroya dayanabilmem tümüyle olanaksız, bir gündür yerinde sayan bu roman karşısında, onun gibi beni uyarıp duran yeni öykümü sürdürmek için çılgınca bir istek duyuyorum, birkaç günden ve geceden beri kaygı verecek ölçüde kesin bir uykusuzluğun sınırlarındayım, kafamda bunlar kadar önem taşımayan, ama yine de beni rahatsız eden ve sinirlendiren birkaç şey daha var (…).

23. XI. 12
   Şimdi gecenin çok geç bir vakti, üzerinde zaten iki akşamdır hiç çalışmadığım ve gizliden gizliye büyükçe bir öykünün boyutlarını almaya başlayan küçük öykümü bir yana bıraktım. Okuman için sana vermek, ama nasıl yapayım bunu? Öykü bitmiş olsa bile, nasıl yapayım? Bayağı okunaksız yazıldı çünkü, ve bugüne değin seni hiç kuşkusuz güzel yazılarımla şımartmış olmamam nedeniyle, bu bir engel sayılmasa bile, sana okuman için bir şey yollamak istemiyorum. Kendim okumak istiyorum sana. Evet, bu öyküyü sana okumak ve bunu yaparken de elini tutmak gereğini duymak, güzel olurdu, çünkü öykü biraz korkunç. Adı Dönüşüm, seni iyice korkutacak bir öykü ve belki de bu öykünün bütününden ötürü teşekkür edeceksin, çünkü her günkü mektuplarımla sana kaçınılmaz olarak verdiğim duygu da korkudan başka bir şey değil. (…) Küçük öykümün kahramanına gelince, onun durumu bugün çok kötüydü, oysa söz konusu olan şey, şimdi artık kalıcıya dönüşen mutsuzluğunun yalnızca son aşaması.

24. XI. 12
   Sevgilim!
   Seni düşünerek dinlenmek için şimdi bir yana bıraktığım bu öykü, nasıl da eşi bulunmaz bir iğrençlikte! Şimdiden yarıyı biraz geçmiş durumda ve ben genelde de bu öyküden memnun değilim, ama iğrençliği hiç kuşkusuz sınırsız, ve gördüğün gibi, bu tür şeyler içinde seni de barındıran, senin içinde oturmaya katlandığın aynı yürekten geliyor. Buna üzülme, çünkü kim bilir, belki yazdıkça ve kendimi özgür kıldıkça, senin gözünde daha arınmış ve sana daha layık biri olacağım, ama şurası kesin ki, içimden atmam gereken daha çok şey var, ve geceler hiçbir zaman bir yanıyla da insanı şehvete sürükleyen bu işe yetecek kadar uzun değil.

24. XI. 12 Pazar, öğlen yemeğinden sonra
   Bugün öğlenden önce her Pazar olduğu gibi Baum’ a gittim ( Oskar Baum’ u tanıyor musun?) ve ( Max da nişanlısıyla oradaydı) küçük öykümün ilk bölümünü onlara okudum.

25. X. 12 Pazar gecesi
   Şimdi sevgilim, üzerinde dünkü kadar çalışmadığım küçük öykümü ne yazık ki bir yana bırakmak ve şu kahrolası Kratzau yolculuğu yüzünden öyküme bir, belki de iki gün ara vermek zorundayım. Buna çok üzülüyorum ama umarım bu durum, bitirmem için daha 3-4 akşamı gereksindiğim öykü için çok kötü sonuçlar doğurmaz. Çok kötü sonuçlar demekle söylemek istediğim, öykünün benim çalışma biçimim yüzünden zaten yeterince zarar görmüş olduğudur. Böyle bir öykünün çalışmaya en çok bir kez ara verilerek, onar saatlik iki devrede yazılması gerekir; öykü ancak o zaman geçen Pazar kafamdaki gibi bir doğal akışa ve coşkuya kavuşabilir. Ama iki defa onar saatim yok. O zaman, en iyisi mümkün olmadığına göre, elden gelenin en iyisini yapmaktan başka çıkar yol kalmıyor. Fakat öyküyü sana okuyamamam çok yazık, gerçekten çok, çok yazık (…).

26. XI. 12
   Yolculuğun küçük öyküme zarar vereceği, artık hiçbir şey yazamayacağım vb. korkusundan kaynaklanan, şimdi de içimde olan bu sürekli üzüntü. Ve bu düşünceler kafamdayken, bir de şu dışarıdaki berbat hava (…).

27. XI. 12
   Evet Felice, gecenin içinde böylesine yalnız oturup dururken ve dün olduğu gibi, bugün de istediğimce iyi çalışamamışken –bulanık ve tek düze bir şey yuvarlanıp gitmekte sanki ve varlığı zorunlu olan açıklık, onu yalnızca birkaç saniye için aydınlatabiliyor; o kadar (…).
1.XII. 12
   Sevgili Felice, küçük öykümle giriştiğim kavganın ardından –bir üçüncü bölüm, ama artık kesinlikle ( gerçek dünyaya alışana değin o kadar kendimden emin olmaktan uzak ve yanlışlarla dolu yazıyorum ki) son bölüm varlığını duyurmaya başladı- sana, sevgilim mutlaka iyi geceler dilemek zorunluluğunu da hissediyorum (…).

1.XII. 12
   (…) küçük öyküm konusunda sonunda kızıştım biraz, yüreğim, atışlarıyla beni bu öykünün daha da içine itmek istiyor, ama kendimi olabildiğince onun dışına çıkarmayı denemek zorundayım ve bu güç bir çaba olacağından, bir de uyku gelene kadar saatler geçeceğinden, bir an önce yatmalıyım.
   (…) Sevgilim, neşeli bir şeyler de söylemek isterdim, ama aklıma doğal bir şeyler gelmiyor ve üstelik öykümün önümde açık duran sayfasında 4 kişi birden ağlamaktalar, ya da düşünülebilecek en büyük üzüntülerle yüklüler.

3. XII. 12
   Öyküm uyutmazdı beni, ama sen düşlerle birlikte uykuyu getiriyorsun bana.

6. XII. 12
   Ağla sevgilim, çünkü ağlamanın zamanıdır şimdi! Küçük öykümün kahramanı bir süre önce öldü. Eğer bir teselli olacaksa senin için, o zaman bil ki, yeterince huzurlu ve herkesle barışık olarak öldü. Öykünün kendisi bitmedi henüz, artık içimde istem duymuyorum ve sonunu sabaha kadar bekleteceğim. Zaten saat yeterince geç ve dünkü aksamanın üstesinden gelebilmek için çok çalıştım. Yorgunluklarımla öteki aksamaların ve aslında bu öyküye ait olmayan üzüntülerin öykünün bazı yerlerine açıkça yansımış olması çok yazık, çok daha yalın işleyebilirdim (…). İşte içimi sürekli oyan duygu da bu zaten; içimde duyduğum yaratıcı güçlerle ben, daha elverişli yaşam koşullarında şimdikinden daha yalın, etkili ve sistemli bir çalışma ortaya çıkarabilirdim. Bu, hiçbir akıl ve mantığın söküp atamayacağı bir duygu; oysa gerçek koşulların dışında koşulların bulunmadığını, olmasının da beklenemeyeceğini söyleyen mantık da haklı. Her neyse, yarın öykümü bitirebileceğimi, öbür gün de yeniden romana dönebileceğimi umuyorum.

6 / 7. XII. 12
   Evet sevgilim, küçük öyküm bitti artık, ama bugün yazdığım sonuç bölümünden memnun değilim, daha iyi olabilirdi, burası kuşkusuz.

F. Kafka, Dönüşüm 
Can Öykü, syf. 91-...- 96
çev. Ahmet Cemal

so..

zamansızım; bedende mekanlı, özde kaybolmuş.
beklemeye takılmış, sabırdan nasipsiz.
dünü yaşamadım, yarın umurumda değil; bu güne -an'a- kısılıp kaldım.
dokunuyorum, farkında değiller.
yüzlerce yılı taşımaktan bezmedim, yoruldum.
yüzlerce yıla hazırım,
yüzlerce kucaklamaya
sabırsız.

Hayatımı Yaşarken / Emma Goldman

   Şapkamla paltomu kaparak beş kat merdiveni koşarak indim; mektup beynimi yakıyordu.
Kalbime, hayatıma, işime aldığım adamdı bu! Ah, akılsız, aşka susamış aptal kadın! Tutkunun köreltmesiyle benden başka herkesin gördüğünü görememiştim. Ben, Emma Goldman, sıradan kırkında bir kadın gibi, tesadüfen rastladığım, tüm duygu ve düşüncelerime aykırı bir yabancıya, yücelttiğim ideal erkeğe taban tabana zıt genç bir adama, çılgınca sevdalanmıştım. Yok, yok! İmkansız bir şeydi bu! Mektup gerçek olamazdı. Uydurmaydı, bir hayal ürünüydü; mümkün değildi hakikat olması. Ben kolay etki altında kalırdı; her türden uyarıya karşı duyarlıydı. Okuduğu kitaplarda hep kendi yansımasını bulurdu. Kendini de hayatını da dramatize etmeye bayılırdı. Boyer'in romanındaki, düşüncesizce, hatta gereksiz yere bir yalan söyledikten sonra, ilk sahtekarlığının ortaya çıkmasını önlemek için hayatı boyunca durmadan yalan söylemek zorunda kalan köylü çok canlı bir şekilde anlatılmıştır. Ben, kendini bu karakterle özdeşleştirmişti mutlaka. Bütün mesele bundan ibaretti. Bundan ibaret olmalıydı. Bir yandan ona inanmak için şiddetli bir arzu duyarken, öte yandan dürüstlükten hiç nasibini almamış, bundan sonra da asla güven duyamayacağım bir adama kendimi vermiş olmanın azabıyla kıvranarak, saatlerce sokaklarda yürürken düşündüm tüm bunları.
   Ben'in tutumunu anlama ve onu bağışlama çabasıyla, sinir bozucu anlamsız yorumlarla zor günler geçirdim.  Kendi kendime tekrar tekrar, "Ben, her türlü insan ilişkisinde yalanın geçerli olduğu bir dünyadan geliyor," diyordum.
"Özgür insanların, aşkta da görevde de, hayatın sunduğu her şeyi dürüstlük ve içtenlikle paylaştığını, idealistler arasında kimsenin hileye, çalmaya ya da yalana ihtiyacı olmadığını bilmiyor. Başka bir dünyadan o. Ben ki hayata ilişkin yeni değerler öğrettiğim iddiasındayım; ne hakkım var onu suçlamaya?"
"Ya tutkuları, her önüne çıkan kadının peşine takılması?" Yüreğim isyan ediyordu buna. "Sevmediği, saymadığı kadınlarla... Buna da hak verebiliyor musun bakalım?"
Kadın ruhumun derinliklerinden gelen tepkiyi duyuyordum, "Asla, asla!"
Oysa beynim, "Evet," diyordu, "Tabiatı böyle onun; temel ihtiyacı adeta, nasıl karşı çıkabilirsin? Ben de cinsel özgürlüğü savunmadım mı? Benim de hayatımda birçok erkek oldu. Ama sevmiştim onları; hiçbir erkekle rastgele beraber olmadım.
Ben'in hayatındaki çok sayıda kadından biri durumunda olmak yaralayıcı, ıstırap vericiydi. Aşkım uğruna ödeyeceğim ağır bir bedel. Ne var ki yüksek bir bedel ödemeksizin değerli hiçbir şey elde edilmiyor. Kendi haklarıma sahip çıkmak için, toplumsal idealim için, başarmış olduğum her şey için ne bedeller ödedim. Ben'e duyduğum sevgi, onun hareket özgürlüğünün talep ettiği bedeli ödeyemeyeceğim kadar zayıf mı?" Cevap yoktu. Zihnimde çarpışan çelişkili unsurları uyum içine sokmaya uğraşıyordum boşuna.
   Nerede olduğumu pek kavramadan, yarı şuurlu, yataktan fırladım. Henüz karanlıktı. Uyur gezer gibi giyindim; doğru Saşa'nın odasına giderek onu uyandırdım.
   "Ben'e gitmeliyim," dedim. "Götürür müsün beni?"
   Saşa şaşırmıştı. Lambayı yakarak merakla yüzüme baktı. Ama ne bir soru ne de bir şey söyledi. Çabucak giyindi; yola çıktık.
   Hiç konuşmadan yürüyorduk. Başım dönüyor, bacaklarım tutmuyordu. Saşa koluma girdi. Cüzdanımda Ben'in kaldığı yerin anahtarı vardı. İçeri girdim; bir an Saşa'nın yüzüne baktım. Hiçbir şey söylemeden kapıyı örterek iki kat merdiveni bir solukta çıktım, Ben'in odasına daldım.
   Bir sevinç çığlığıyla yerinden fırladı, "Anacım, nihayet geldin! Bağışladın, anladın beni." Birbirimize sarıldık, başka her şey silinip gitti.


Metis Yayınları, 1996, 1.cilt syf.438-439
çev. Beril Eyüboğlu

Studies / Leonardo Da Vinci

Study Of Five Grotesque Heads

Flower Studies

Anatomical Studies

Head Studies

Study Sheet With Cats, Dragon And Other Animals

Study of a Woman's Head

Study Of Horses

Study 1478-80

 Study Sheet With Horses

Study of an Old Man's Profile

Study of Hands

Various Figure Studies

Study of a Child

Study of a Rider
http://www.leonardoda-vinci.org/