Sevgi, Suçluluk ve Onarım / Melanie Klein

   -Suçluluk duygusu,sevgi ve yaratıcılık-
 Suçluluk duygusu genellikle yaratıcılığa ve çalışmaya (en basit türlerine bile) yönlendiren temel bir uyarandır. Öte yandan, eğer bu his çok güçlüyse, üretken uğraşları ve ilgileri ketleme etkisi olabilir. Bu karmaşık bağlantılar, ilk kez küçük çocukların psikanaliziyle aydınlandı. Psikanalizle çeşitli korkular azalınca, çocuklarda o ana dek uykuda olan yaratıcı itkiler uyandı ve resim çizme, model yapma, parçaları birleştirme ve konuşma gibi etkinliklerle ifade edildi. Bu korkular yıkıcı itkilerde artışa sebep olmuştu. Bu yüzden, korkular hafifleyince yıkıcı itkiler de azalmıştı. Bu süreçlerle beraber, çok kuvvetli oldukları için çocuğun zihninin başa çıkamadığı suçluluk duyguları ve sevilen kişinin ölümüyle ilgili kaygılar giderek hafifler, yoğunlukları azalır ve idare edilebilir hale gelir. Bu durum, çocuğun diğer insanlara ilgisini de arttırır. Merhamet duygularını ve onlarla özdeşimini harekete geçirir; böylelikle, bütün bunlarla beraber sevgi de artar. Sevilene duyulan ilgi ve onun ölümüne dair kaygıya çok yakından bağlı olan onarım isteği, artık yaratıcı ve yapıcı yollarla ifade edilebilir. Erişkinlerin psikanalizinde de, bu süreçler ve değişimler gözlenebilir.
   İster içsel ister dışsal olsun her türlü neşe, güzellik ve zenginlik kaynağının, bilinçdışında annenin seven ve veren memesi ve düşlemde benzer özelliklere sahip babanın yaratıcı penisi olarak -sonuçta şefkatli ve cömert anne baba- hissedildiğini öne sürmüştüm. Şairlerin eskiden beri fark ettiği üzere, güçlü bir sevgi, minnettarlık, hayranlık ve bağlılık hissi uyandıran doğayla ilişki ile anneyle kurulan ilişkinin birçok ortak yanı vardır. Doğanın çeşit çeşit hediyeleri ilk günlerimizde annemizden aldıklarımıza denktir. Ancak, annemiz her zaman tatmin edici değildir. Onu sık sık cimri ve engelleyen biri olarak algılamışızdır. Ona karşı hissettiklerimizin bu yönünü, çoğu zaman, vermeye gönülsüz doğayla ilişkimizde tekrar yaşarız.
   Kendimizi korumaya yönelik ihtiyaçlarımızın tatmini ve sevgi arzumuzun doyumu sonsuza dek birbirine bağlı kalır, çünkü ikisi de tek kaynaktan türemiştir. Güveni bize ilk veren, sadece açlığımızı gidermekle kalmayıp heyecansal ihtiyaçlarımızı da tatmin eden ve kaygımızı gideren annemizdir. Bu yüzden, temel ihtiyaçlarımızın giderilmesiyle kazanılan güven, heyecansal güvenimizle bağlantılıdır. Erken dönemde yaşanan, sevilen anneyi kaybetme korkularını dindirmek için her ikisine de her şeyden çok ihtiyaç duyulur. Bilinçdışı düşlemde, geçimimizi sağlayabilmenin verdiği güven aynı zamanda, hem sevgiden yoksun kalmadığımızı hem de annemizi tamamıyla kaybetmediğimizi ifade eder. İşinden olmuş ve iş arama mücadelesi veren insanın aklında yaşamsal maddi ihtiyaçları her şeyden önce gelir. Dolaylı veya dolaysız, yoksulluktan kaynaklanan gerçek acı ve sıkıntıları önemsemiyor değilim; ancak mevcut üzücü durum, kişinin, annesi ihtiyaçlarını gidermediği için yiyecekten yoksun bırakıldığını hissetmenin yanı sıra, annesini, onun sevgi ve korumasını kaybettiğini hissettiği erken döneme özgü heyecansal durumlardan kaynaklanan üzüntü ve umutsuzlukla daha dokunaklı hale gelir.* İşsiz olmak, kişinin kendi yapıcı eğilimlerini ifade etmesini imkânsız kılar, oysa bu, bilinçdışı korkuların ve suçluluk duygusunun üstesinden gelmenin, yani onarım yapmanın en önemli yoludur. Şartların acımasızlığının (bu kısmen, tatmin edici olmayan toplumsal sisteme bağlı olsa da, dolayısıyla sefalet içindeki kişinin kendi durumundan diğer insanları sorumlu tutmasına geçerli bir zemin hazırlasa da), çocukların kaygının girilimiyle inandıkları, ailenin insafsız dehşetiyle ortak bir yanı vardır. Öte yandan, fakir ve işsizlere maddi veya manevi açıdan yapılan yardımlar, gerçek değerlerinin yanında, bilinçdışında seven anne babanın varlığını kanıtlar.
   Doğayla ilişki meselesine dönersek; dünyanın bazı yerlerinde, doğa zalim ve yıkıcıdır, ama yine de oralarda yaşayanlar topraklarını terk etmek yerine kuraklık, sel, soğuk, sıcak, deprem veya veba gibi tehlikelere meydan okurlar. Bunda, dışsal şartların da önemli bir payı olduğu doğrudur, çünkü insanların doğup büyüdükleri yerlerden taşınma imkânları olmayabilir. Fakat bu durum bence, anavatanda kalmak için bunca zorluğa katlanmayı tam olarak açıklayamaz. Bu zorlu doğa koşullarında yaşayan insanlar için, geçim mücadelesi başka (bilinçdışı) amaçlara da hizmet eder. Doğa onlar için, vermekte gönülsüz, emek isteyen anneyi temsil eder; verecekleri ondan ancak güç kullanarak alınabilir; bu şekilde, erken dönemdeki şiddet içerikli düşlemler tekrar edilir ve eyleme dökülür (ancak bunlar, yüceltilmiş ve topluma uyacak bir şekildedir). Kişi annesine yönelik saldırgan itkileri yüzünden bilinçdışında suçluluk duymakta, annesinin ona acımasız davranmasını beklemektedir (ve bilinçdışında, şimdi de doğayla ilişkisinde bunu beklemektedir.) Bu suçluluk duygusu, onun onarım yapmak üzere harekete geçmesini sağlar. Bu yüzden doğayla mücadele kısmen doğayı koruma mücadelesi olarak algılanabilir, çünkü onu (anneyi) onarma isteğini de ifade etmektedir. Doğanın zorluklarıyla uğraşan insanlar bu şekilde sadece kendilerini gözetmiş olmazlar, doğaya da hizmet ederler. Onunla ilişkilerini kesmeyerek annelerinin ilk günlerdeki imgesini canlı tutarlar. Annelerine yakın kalarak -gerçekte ülkelerinden ayrılmayarak- düşlemde onu ve kendilerini korurlar. Bunun tersine kâşif, düşlemde yabancılaştığını hissettiği veya bilinçdışında kaybetmekten korktuğu gerçek annesinin yerine yenisini aramaktadır.


* Çocuğun bilindışındaki saldırganlığı (evdekileri kovma isteği) ve gerçek hayatta verdiği zarardan dolayı evden kovulma cezası alma korkularıyla,çocuk psikanalizinde, tabii çeşitli derecelerde olmak üzere, sık sık karşılaştım. Bu kaygı çok erken bir dönemde yerleşir ve çocuğun zihninde şiddetli bir sıkıntıya sebep olur. Bunun çok özel bir şekli, fakir bir yetim veya dilenci olma, evsiz ve yiyeceksiz kalma korkusudur. Gözlemlediğim çocuklarda yoksul olma korkusu anne babaların maddi durumundan oldukça bağımsızdı. Yaşamın ileriki dönemlerinde bu tür korkular; para veya iş kaybı, bir evden vazgeçmek gibi durumların sebep olduğu gerçek zorlukların gücünü artırma etkisine sahiptir. Olaylara bir acı unsuru katar ve umutsuzluğu derinleştirir.




Kanat Kitap,Pusula Yayıncılık,2008,s.252-..-254
çev.Ali Algın Köşkdere

1 yorum:

Ömero dedi ki...

Bu dugunun yaratıcılığa veya başka bir boyutta bunun tam tersine işlediği bir gerçek. Çocuklarda ise bu tam doğallıyla ortaya çıkıyor. Çocuk için her şey bir problem ve bu problemler karşısında çocuğun ürettiği çözümler hem yaratıcı hem de saf... Bu güzel yazı ve kitap tanıtımı için teşekkürler.