Hayatımı Yaşarken / Emma Goldman

   Şapkamla paltomu kaparak beş kat merdiveni koşarak indim; mektup beynimi yakıyordu.
Kalbime, hayatıma, işime aldığım adamdı bu! Ah, akılsız, aşka susamış aptal kadın! Tutkunun köreltmesiyle benden başka herkesin gördüğünü görememiştim. Ben, Emma Goldman, sıradan kırkında bir kadın gibi, tesadüfen rastladığım, tüm duygu ve düşüncelerime aykırı bir yabancıya, yücelttiğim ideal erkeğe taban tabana zıt genç bir adama, çılgınca sevdalanmıştım. Yok, yok! İmkansız bir şeydi bu! Mektup gerçek olamazdı. Uydurmaydı, bir hayal ürünüydü; mümkün değildi hakikat olması. Ben kolay etki altında kalırdı; her türden uyarıya karşı duyarlıydı. Okuduğu kitaplarda hep kendi yansımasını bulurdu. Kendini de hayatını da dramatize etmeye bayılırdı. Boyer'in romanındaki, düşüncesizce, hatta gereksiz yere bir yalan söyledikten sonra, ilk sahtekarlığının ortaya çıkmasını önlemek için hayatı boyunca durmadan yalan söylemek zorunda kalan köylü çok canlı bir şekilde anlatılmıştır. Ben, kendini bu karakterle özdeşleştirmişti mutlaka. Bütün mesele bundan ibaretti. Bundan ibaret olmalıydı. Bir yandan ona inanmak için şiddetli bir arzu duyarken, öte yandan dürüstlükten hiç nasibini almamış, bundan sonra da asla güven duyamayacağım bir adama kendimi vermiş olmanın azabıyla kıvranarak, saatlerce sokaklarda yürürken düşündüm tüm bunları.
   Ben'in tutumunu anlama ve onu bağışlama çabasıyla, sinir bozucu anlamsız yorumlarla zor günler geçirdim.  Kendi kendime tekrar tekrar, "Ben, her türlü insan ilişkisinde yalanın geçerli olduğu bir dünyadan geliyor," diyordum.
"Özgür insanların, aşkta da görevde de, hayatın sunduğu her şeyi dürüstlük ve içtenlikle paylaştığını, idealistler arasında kimsenin hileye, çalmaya ya da yalana ihtiyacı olmadığını bilmiyor. Başka bir dünyadan o. Ben ki hayata ilişkin yeni değerler öğrettiğim iddiasındayım; ne hakkım var onu suçlamaya?"
"Ya tutkuları, her önüne çıkan kadının peşine takılması?" Yüreğim isyan ediyordu buna. "Sevmediği, saymadığı kadınlarla... Buna da hak verebiliyor musun bakalım?"
Kadın ruhumun derinliklerinden gelen tepkiyi duyuyordum, "Asla, asla!"
Oysa beynim, "Evet," diyordu, "Tabiatı böyle onun; temel ihtiyacı adeta, nasıl karşı çıkabilirsin? Ben de cinsel özgürlüğü savunmadım mı? Benim de hayatımda birçok erkek oldu. Ama sevmiştim onları; hiçbir erkekle rastgele beraber olmadım.
Ben'in hayatındaki çok sayıda kadından biri durumunda olmak yaralayıcı, ıstırap vericiydi. Aşkım uğruna ödeyeceğim ağır bir bedel. Ne var ki yüksek bir bedel ödemeksizin değerli hiçbir şey elde edilmiyor. Kendi haklarıma sahip çıkmak için, toplumsal idealim için, başarmış olduğum her şey için ne bedeller ödedim. Ben'e duyduğum sevgi, onun hareket özgürlüğünün talep ettiği bedeli ödeyemeyeceğim kadar zayıf mı?" Cevap yoktu. Zihnimde çarpışan çelişkili unsurları uyum içine sokmaya uğraşıyordum boşuna.
   Nerede olduğumu pek kavramadan, yarı şuurlu, yataktan fırladım. Henüz karanlıktı. Uyur gezer gibi giyindim; doğru Saşa'nın odasına giderek onu uyandırdım.
   "Ben'e gitmeliyim," dedim. "Götürür müsün beni?"
   Saşa şaşırmıştı. Lambayı yakarak merakla yüzüme baktı. Ama ne bir soru ne de bir şey söyledi. Çabucak giyindi; yola çıktık.
   Hiç konuşmadan yürüyorduk. Başım dönüyor, bacaklarım tutmuyordu. Saşa koluma girdi. Cüzdanımda Ben'in kaldığı yerin anahtarı vardı. İçeri girdim; bir an Saşa'nın yüzüne baktım. Hiçbir şey söylemeden kapıyı örterek iki kat merdiveni bir solukta çıktım, Ben'in odasına daldım.
   Bir sevinç çığlığıyla yerinden fırladı, "Anacım, nihayet geldin! Bağışladın, anladın beni." Birbirimize sarıldık, başka her şey silinip gitti.


Metis Yayınları, 1996, 1.cilt syf.438-439
çev. Beril Eyüboğlu

Hiç yorum yok: